Otobüsü karavana çevirdi, Türkiye turuna çıktı! ‘Artık eve gitmiyorum’

İstanbul’da yaşayan mimar Selçuk Aslan, 10 yıl önce emekli olup Antalya’ya yerleşti. Çalıştığı süre boyunca karavan yaşantısını hayal eden Aslan, emekli olunca karavan arayışına girişti. İstediği büyüklükte, zevkine göre döşenmiş bir karavan bulamayan Aslan, kendi karavanını tasarlamaya karar verdi. Yıllarca yolcu taşıyan bir otobüsü satın alan Selçuk Aslan, içini tamamen kendisi tasarladı.

İhtiyaç duyduğu eşyaların tamamını karavana yerleştiren Aslan, fırın, buzdolabı, oturma grubu, tuvalet, çamaşır makinesi ve yatak odasını yerleştirdiği 30 metrekarelik karavanda yaşamaya başladı. 5 ayda bitirilen karavanla Akdeniz sahilinde tura başlayan Aslan’a eşi de zaman zaman eşlik ediyor.

‘ARTIK EVE GİTMİYORUM’

Canının istediği her yere yakıtı doldurup hareket ettiğini belirten Aslan, Uzun yıllardır hayalimdi. Emekli olunca bunu hayata geçirmeye karar verdim. Canım nereye isterse oraya gidiyorum. Bazen deniz, bazen orman ya da sevdiklerimin yakınında bir yere park ediyorum. İstanbul’da yıllarca ev- iş arasında yaşamışız. Artık böyle bir hayat sürüyorum. Eve hiç gitmiyorum” dedi.

Dışarıdan bakınca otobüs ama içine girince bir yaşam alanı oluşturduğunu belirten Aslan, hayalinin ise Türkiye turunu tamamlamak olduğunu söyledi. Karavanı sayesinde kendisi gibi karavanda yaşayanlarla arkadaşlık kurduğunu da anlatan Aslan, Beni görenler neler soruyor. Büyük kısmı ‘Benim hayalimi yaşıyorsun’, ‘Maliyeti ne kadar oldu?’, ‘Kilometrede ne kadar yakıt harcıyor?’ gibi sorular soruyor. Artık bu benim evim olduğu için maliyet kısmını çok sorgulamıyorum. Türkiye turu kapsamında İstanbul hariç her yere gitmek istiyorum” diye konuştu.

Selçuk Aslan, bazen deniz kenarı bazen de bir ormanın evinin bahçesi olduğunu belirterek, camdan bakınca neyi görmek istiyorsa oraya gittiğini söyledi. (DHA)

Güzeldere Vadisi görenleri büyülüyor! Kartpostallık görüntüler

Doğanın canlanmasıyla birlikte açan düğün çiçekleriyle sarı renge bürünen vadiden geçen mendereslerin kilometrelerce uzanan kıvrımlı yapısının oluşturduğu manzara havadan drone ile görüntülendi. Güzeldere Vadisi’ndeki mendereslerin sarı renklerle farklı bir güzelliğe büründüğünü gören doğa fotoğrafçıları çıktıkları yüksek tepelerden veya dron uçurarak kuşbakışı bir şekilde mendereslerin fotoğrafını çekerken, Tatvan ve Hizan arasında yolculuk yapanlar da araçlarını yol kenarlarında durdurup eşsiz manzarayı görüntüledi.

Tatvan’dan Hizan’a aracıyla giden Ziver Olcay, sarı düğün çiçekleriyle renklenen Güzeldere Vadisi’nin dikkatlerini çektiğini belirterek, “Hizan’a gidiyorduk. Güzeldere Vadisi’nde sapsarı açan çiçekleri gördük. Arabamızı durdurup fotoğrafladık. Harika bir ortam var, harika bir güzellik var. Herkesin gelip görmesini istiyoruz” dedi.

Eğlenceli bir Hitit atölyesi

Bursa Büyükşehir Belediyesi Kültür Şube Müdürlüğü bünyesinde arkeoloji bilincinin oluşturulması ve uygulamalı saha çalışmalarının yapılması amacıyla kurulan Arkeoloji Kulübü, 8500 yıllık geçmişi bulunan Arkeopark’ta çeşitli atölye çalışmaları düzenliyor. Bu kapsamda Hititolog Sezer Seçer Fidan’ın katılımıyla düzenlenen “Hitit Çivi Yazısı Atölyesi”, tarih meraklılarından yoğun ilgi gördü. İki grup halinde toplam 50 kişinin katıldığı çalışmada, Hitit tarihi ve çivi yazısının geçmişiyle ilgili sunum yapıldı. Daha sonra katılımcılar, 3500 yıllık geçmişi bulunan Hitit çivi yazısını uygulamalı olarak öğrendi. Sezer Seçer Fidan’ın çivi yazısı işaretleri hakkında bilgi verdiği atölyede, tarih meraklıları Hitit harflerini kullanarak kil tablet üzerine kendi isimlerini yazdı. Hititolog Sezer Seçer Fidan, Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen çalışmayla Hititler ve çivi yazısı hakkında bilgi verdiklerini söyledi. Katılımcılara Anadolu’nun ve Hititlerin zengin kültürünü anlattıklarını belirten Fidan, “Günümüzdeki insanlara, eski insanların nasıl yazdığını uygulamalı olarak anlattık ve gösterdik. Güzel bir katılım oldu. Hititler, çivi yazısını ve Hitit hiyeroglifini kullanmışlar. Çivi yazıları ‘Ekmeği yiyeceksiniz, suyu ise içeceksiniz’ cümlesiyle 1907 yılında çözülüyor. Hece yazısı olduğu için çok fazla işaret öğrenmek gerekiyor” dedi. Çivi yazısını o dönemde sarayda yaşayanların ve aristokratların kullandığını kaydeden Fidan “Halk ise genelde hiyeroglifi tercih ediyor. Çivi yazısını öğrenmek zor ama ilginin olması bizleri sevindiriyor. Atölye çalışmaları da bu kapsamda önemli yer tutuyor” ifadelerini kullandı.

Arkeoloji Günleri

Büyükşehir Belediyesi Arkeoloğu Volkan Karaca da arkeolojinin doğru anlaşılması amacıyla çeşitli atölye çalışmaları düzenlediklerini ifade etti. Çağlar öncesinde insanların kullandığı araç ve gereçleri, yaptıkları evleri sadece o dönemlerin şartlarını kullanarak günümüz insanlarına anlatmaya çalıştıklarını dile getiren Karaca, “Teknolojiyi neredeyse hiç kullanmıyoruz. O dönemde insanların yaptığı eşyaları, günümüz insanları kendileri deneyimleyerek yapıyor. Hitit çivi yazısını da uygulamalı olarak tarih meraklıları gördü” diye konuştu. Her ayın üçüncü çarşambası “Bursa Arkeoloji Günleri” programı düzenleneceğini belirten Karaca “Türkiye’nin önde gelen arkeologlarıyla birlikte arkeolojiyi daha iyi anlatmaya çalışıyoruz” dedi.

Troya için hukukî mücadele

Dr. Av. Muhammed Hardalaç

Doğal ve kültürel mirası koruma anlayışı geçmişteki olayları, anıları hatırlamak ve hatırlatmak isteğiyle başlamıştır. Kültür ve tabiat varlıklarının korunması isteği “dünya mirası” kavramının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bunun sonucunda zaman içerisinde ulusal ve uluslararası yasal düzenlemeler oluşturulmuştur. Ülkemizde doğal ve kültürel varlıkların korunmasına yönelik ilk çabalar Osmanlı Dönemi’ndedir. Osmanlı Devleti’nin varlığını sürdürdüğü yerlerde kültürel miras kalıntılarının fazla olması özellikle Avrupalı arkeologların, sanata ve tarihe düşkün kişilerin dikkatini çekmiştir. Devamında da eski eser kaçakçılığı yaygınlaşmaya başlamıştır.

Osmanlı’daki düzenlemeler

Osmanlı’da Tanzimat Dönemi’ndeki reform çabaları sırasında eski eserlerin korunması anlayışı da oluşmaya başlamıştır. Bunun sonucunda Âsâr-ı Atîka Nizamnâmeleri (Eski Eserler Tüzükleri) hazırlanmıştır. Taşınır eserler üzerinde yapılan bu yasal düzenlemeler ile tarihi eser kaçakçılığının önüne geçilmesi hedeflense de pek başarılı olunamamıştır. Ülkemizden kaçırılan eserler arasında dünyada en bilineni şüphesiz Troya Hazineleri’dir. Bunun nedeni ise sadece eserlerin kaçırılması olmayıp ülkemizde eski eserlerin yeniden evine dönebilmesi için ilk hukuki ve diplomatik sürecin yürütülmüş olmasıdır.

Schliemann’ın kazıları

Bu hukuki mücadeleye sebep olan olayı özetleyecek olursak; M.Ö. 3000 yılına kadar uzanan tarihi geçmişi ile nerede olduğu tartışılan mitolojik Troya kentinin bulunup bulunamayacağı hep merak konusu olmuştur. Almanya doğumlu Heinrich Schliemann da yaptığı araştırmalar neticesinde Troya’nın Çanakkale’de yer alan Hisarlık Tepe’de olduğu sonucuna ulaşmıştır. Schliemann, Osmanlı Devleti’nin izni ile Troya Kenti’ni bulmak amacıyla 1871’de ilk resmi kazılarına başlamıştır. Schliemann, 1869 Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi çerçevesinde “…eski eser çıkarsa yarısı Müze-i Hümâyun için alınıp yarısı ise kendisine terk kılınmak…” maddesi kapsamında eserlerin yarısına sahip olabilse de Nizamnâme’nin 2. Maddesi’nde yer alan “Devletçe sakınca görülmeyip de kendilerine izin verilenler, araştıracakları ve çıkaracakları eserleri başka devletlere nakledemeyip dâhilde istediklerine, talep olunur ise hükümete satmaya izinli olacaklardır” düzenlemesinden dolayı da bunları yurt dışına çıkarma hakkına sahip değildi. 1872 yılından itibaren Schliemann’ın kazı sonucunda ulaştığı Troya Hazineleri’ni hukuk dışı yollarla kaçırdığının öğrenilmesinden sonra Osmanlı yönetimi, Atina’ya götürülen eserlere ilişkin öncelikle soruşturma başlatmış ve devamında Schliemann’a karşı Atina’da dava açmıştır. 1874’te başlayan dava sürecini ilk aşamada kaybeden Osmanlı Devleti, üst dereceli mahkeme olan Yunan Temyiz Mahkemesi’ne başvurmuştur. Yunan Temyiz Mahkemesi, ilk kararı Haziran 1874’te bozarak eserlerin iadesine hükmetmiştir. Ancak eserler bulunamamıştır. Bu sebeple Schliemann’a karşı değeri 1 milyon Frank olan tazminat davası açılmıştır. Ancak Yunanistan’daki mahkeme tazminat bedeli olarak sadece 10 bin Frank’a hükmetmiştir. Schliemann ve Osmanlı Devleti arasında bir sulh anlaşması yapılmıştır. Davanın, Schliemann’ın tazminat bedeli ve dava masrafı olarak Osmanlı Devleti’ne 50 bin frank ödeyerek sonuçlanması üzüntüyle karşılanmıştır. Âsâr-ı Atîka Nizamnâmeleri, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde çıkarılan, günümüz Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu karşılığında kullanılan nizamnâmeleri ifade etmektedir. Schliemann olayından sonra düzenlemelere gidilmiş ve 1869, 1874, 1884 ve 1906 yıllarında dört ayrı Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi çıkarılmıştır.

Çanakkale Boğazı’nın son neferi: Bigalı Kalesi

Mert Çatalbaş x mert.catalbas@ktb.gov.tr – Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Müzeler Koordinatörü

19 Şubat 1807’de Çanakkale’yi geçerek İstanbul’a demirleyen bir İngiliz filosu Boğaz’daki savunma sisteminin güçlendirilmesi gerekliliğini ortaya koymuştu. O tarihlerde Anadolu kıyısındaki Nara Burnu karşısında inşası süren Bigalı Tabyası’ndaki çalışmalara hız kazandırılır. 1815’e gelindiğinde yapılan düzenlemelerle yapıya günümüzdeki kale vasfı kazandırılmış olur. Kalenin inşası 1818 yılı sonlarında tamamlanır. Çanakkale Boğazı savunma hattının son neferi Bigalı Kalesi’nde 2017’de başlayan restorasyon çalışmaları 2021 yılında tamamlandı. Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı ve bünyesindeki bilimsel danışma kurulu üyeleri denetiminde yürütülen çalışmalar ile geleneksel yapım yöntemleri ve malzemelerinin kullanımı esas alınarak kalenin beden duvarları ve kuleleri ayağa kaldırılmış; çeşme ve cephanelik yapısı restorasyonu yapılarak tamamlanmıştır. Arkeolojik kazılarla temel izleri tespit edilen kışla binası da rekonstrüksiyon çalışmalarının ardından Çanakkale Muharebeleri sırasında silah tamirhanesi olarak kullanılan mekânın ruhunu yansıtan bir canlandırma alanıyla yeniden işlev kazandı. Arkeolojik saha araştırmalarında kale sınırları içerisinde yer alan kışla, büyük cephane, cami, çeşme ve mühimmat ambarına ait temel kalıntıları ile döşemeler ortaya çıkarıldı. Karakolhânelerin yerleri de bu çalışmalarla tespit edildi. Araştırmalar sonucunda, 19. yüzyılda kaleye yerleştirilen ağızdan dolmalı toplara ait madeni gülleler, Çanakkale Muharebeleri’nde kullanılmış havan mermilerine ait kalıntılar, askeri teçhizat parçaları, günlük kullanım eşyaları, farklı dönemlere ait Osmanlı sikkeleri ele geçirildi.

Silah tamirhanesi

Çanakkale Cephesi devam ederken Bigalı Köyü’nde kurulan silah tamirhanesinde görevli 14 tüfekçi ustası, 14 usta yardımcısı, 60 hizmet askeri ve iki emekli subay, ambarda toplanan 20 bin arızalı tüfeğin 17 binini 33 günde tamir edebilmiştir. İlerleyen zamanda bu tamirhanenin yetersiz kalması nedeniyle Kuzey ve Güney Grupları için 3’üncü Kolordu Silah Tamirhanesi’nin Bigalı Kalesi’ndeki kışlada açılmasına karar verilir. Resmi açılışı 16 Temmuz 1915 Cuma günü saat 18.00’de yapılan tamirhanede işlem gören silahların çoğunun nişangâh ve kundaklarından hasar aldığı, bu kısımların savaş sırasında yedek parça ve takım teminlerinin zorluğundan dolayı hurda tüfeklerin işe yarar malzemeleri kullanılarak onarıldığı kaydedilir. Atölyede çalışan yaklaşık 100 kadar personelin içerisinde birliklerden seçilen yetenekli neferler, farklı meslek gruplarından sivil Türk ustalar, subaylar ve Alman uzmanlar yer alıyordu. Arızalı tüfekler, mitralyözler, toplar, nakliye arabalarının koşum takımları hatta mevcut otomobillerin bakım ve onarımlarının gerçekleştirildiği alanda Çanakkale’den Antep Savunması’na uzanan kahramanlıkları ile ön plana çıkan Tüfekçi Yusuf Usta’nın hikâyesine de oluşturulan canlandırma alanında yer veriliyor.

Atış simülatörü

Dört yıllık yoğun bir çalışmayla ülkemizin mimari kültür envanterine kazandırılan Bigalı Kalesi 200 yılı aşkın tarihiyle kapılarını ziyaretçilerine açtı. Eceabat’a beş km mesafede bulunan yapının içerisindeki silah tamirhanesi canlandırmasında dönemin atmosferini soluyabilir, cepheye silah yetiştiren kahraman ustaların öykülerine tanık olabilirsiniz. Muharebeler sırasında kullanılan bir mavzerle atış deneyimi sunan simülatör de Bigalı Kalesi’nin misafirlerine sunduğu ayrıcalıklar arasında. Kaleden çıkarken Çanakkale’nin efsane komutanlarıyla hatıra fotoğrafı çektirmeyi unutmayın.

Troia Vakfı Korfmann Kütüphanesi: Kitap deryasında Troya yolculuğu

Gül Yurun Mavinil x gulyurun@gmail.com Arkeolog

2005 yılında kaybettiğimiz Prof. Korfmann; yenilikçi ve lider kişiliği ile tarihi bulguları yeni teknoloji ve yöntemler ışığında değerlendirerek sonuçlarını arkeoloji dünyasına benimsetmiş, sağduyulu, örnek bir lider ve çok değerli bir bilim insanıydı. Yöre halkı tarafından sevilen Prof. Korfmann’a halk, “Osman Hoca” ismini vermiş; kendisi de 2003 yılında Türk vatandaşı olmuş ve “Osman” adını ismine resmi olarak ekletmiştir. Osman Hoca’nın Troya sevgisi o kadar büyüktü ki bugün Almanya’da bulunan mezarı dahi vasiyeti üzerine Troya yönünde yapılmıştır.

Tübingen Troia Vakfı

Çanakkale-Tübingen Troia Vakfı, 1970’li yıllardan vefatına kadar ömrünü Anadolu ve Troya arkeolojisi araştırmalarına adamış, 17 yıl Troya kazılarına başkanlık etmiş Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann tarafından 2004 yılında kuruldu. Vakfın kuruluş amacı, Troya değerlerini korumak ve dünyaya yaymak, bu alanda gerçekleştirilen bilimsel ve kültürel çalışmalara destek olmaktır. Ayrıca vakıf bünyesinde, başta Korfmann olmak üzere, arkeolojiye hizmet ve gönül veren değerli kişilerin bağışlarıyla oluşturulan bir kütüphane bulunmaktadır. Vakıf, kuruluşundan bu yana Troas arkeolojisi ile ilgili bilimsel çalışmalar, yayın faaliyetleri gerçekleştirmekte; Çanakkale’deki kültürel ve sanatsal faaliyetlere ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca kentte daima, Unesco Dünya Mirası Listesi’nde bulunan Troya Ören Yeri’nin önemi vurgulanmakta, kültürel mirasın korunması konusunda farkındalık yaratan çalışmalar yürütülmektedir.

Korfmann Kütüphanesi

Çanakkale şehir merkezinde tarihi Aynalı Çarşı’ya yakın bir konumda bulunan Manfred Osman Korfmann Kütüphanesi, Türkiye’nin sayılı arkeoloji uzmanlık kütüphanelerinden biri olarak hizmet veriyor. Kütüphane binasının, 1669 yılında inşa edilen Surp Kevork Kilisesi’nin yanına, 1890-1910 yılları arasında yapıldığı tahmin ediliyor. Ermeni Sübyan Okulu olarak hizmet veren bina, 20. yüzyılın başlarında Ermeni cemaatinin şehri terk etmesiyle birlikte kullanım dışı kalmış. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Tekel İdaresi tarafından, Tekel Tütün Deposu olarak yeniden işlevsel bir mekâna dönüştürülen bina, tütün deposunun da kapatılmasının ardından tekrar sessizliğine bürünmüş. Bina, 2006 yılında Çanakkale Belediyesi tarafından satın alınıp Çanakkale Tübingen Troia Vakfı’nın isteği üzerine kütüphane amaçlı kullanılmak üzere vakfa tahsis edildi. Restorasyon proje ve uygulama danışmanlığı Mimar İsmail Erten tarafından gönüllü olarak gerçekleştirilen binanın onarımı Çanakkaleli kişi ve kurumların desteği ile tamamlanıp 24 Şubat 2007 tarihinde hizmete açıldı.

İlk dört içinde

Kütüphane kitaplığınınoluşumu, Prof. Korfmann’ın -ailesinin de onayı ile- vakfın sorumluluğunda, araştırmacıların kullanımına bıraktığı kitaplarla başlamıştır. Prof. Dr. Hans Jucker-Dr. Ines Jucker- Scherrer ailesinin özel kitaplıklarının yanı sıra arkeoloji alanında çalışmalar yapan akademisyenlerin ve arkeolojiye ilgi duyan kişilerin kitaplıklarını bağışlamasıyla birlikte kütüphane kataloğu genişlemiştir. Yeni yapılan bağışlarla kütüphane kataloğu güncellenmekte ve kaynak sayıları artmaktadır. Yaklaşık 20 bin basılı kitap, 30 bin dergi ve ayrı basım makaleyi içeren kütüphane, kataloğu ile Türkiye’de arkeoloji alanında oluşturulan özel kütüphaneler arasında ilk dört içinde yer almaktadır. Kütüphane, bulundurduğu Troya ve Troas arkeolojisi ile ilgili oldukça kapsamlı birikimin yanı sıra Anadolu, Balkanlar, Gürcistan, Avrupa ve genel arkeoloji alanında da geniş kaynak barındıran bir kataloğa sahip. Prof. Dr. Hans Jucker-Dr. Ines JuckerScherrer ailesinin kitaplıklarıyla birlikte klasik arkeoloji alanında da kapsamlı bir kataloğa kavuşan kütüphane, bu kaynakları araştırmacıların kullanımına sunuyor. Vakıf her yıl yeni çıkan yayınlardan satın alma işlemi yaparak yayın kataloğunu genişletmeyi hedefliyor. 2012 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi ve Çanakkale Tübingen Troia Vakfı arasında düzenlenen iş birliği protokolü ile birlikte, kütüphanenin yayın kataloğu, üniversite kataloğuna eklenmiş ve iki kurum birlikte çalışmaya başlamıştır. Araştırmacılar Korfmann Kütüphanesi’nde bulunan yayın kataloğuna, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Kütüphanesi kataloğu üzerinden de ulaşabiliyor. Kütüphane salonu, hafta içi 10.00-18.00 saatleri arasında hizmet veriyor. Lise, üniversite öğrencileri, yüksek lisans, doktora çalışması yapanlar ve kent tarihi araştırmacıları tarafından tercih edilerek yoğun biçimde kullanılıyor. Salonda Troas Bölgesi’nde araştırma yapan kazı ekiplerinin kullanımına uygun çalışma odaları bulunuyor. Yanı sıra Vakıf, başlattığı “Studies on the Troad” isimli bir yayın dizisi ile Troas Bölgesi’nde gerçekleştirilen yüksek lisans ve doktora tezlerinin vakıf yayını olarak baskısını yaparak araştırmacılara katkı sağlıyor.

Kültür-sanat etkinlikleri

Binanın giriş katında bulunan Prof. Dr. Hans Jucker-Dr. Ines Jucker-Scherer salonunda sergiler, canlı performans, film gösterimleri ve müzik dinletileri gerçekleştiriliyor. Kütüphane salonu da kütüphane hizmeti verdiği saatler dışında çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapıyor. Sergi salonu, Çanakkale Bienali sergi mekânlarından biri olarak da hizmet vermekte; dünyaca tanınmış birçok sanatçının bienal üretimleri ve canlı performansları bienal boyunca burada izlenebilmektedir. Sanatçı Pınar Yolaçan’ın 6. Çanakkale Bienali kapsamında Troya Müzesi’nde sergilenen İDA adlı eserinden, Korfmann Kütüphanesi’ne bağışladığı bir seçki, kütüphane salonunda kalıcı olarak sergilenmektedir.

Troya rotası

Homeros’un İlyada adlı eserinden yola çıkarak bir rota oluşturacak olursanız, önce Troya Ören Yeri’ni ziyaret etmelisiniz. Efsane ve bilimin harmanlandığı arkeolojik yerleşimin üzerinizde yarattığı etki soğumadan rotanızı Troya Müzesi’ne çeviriniz. Müze size bu çok katmanlı, 5000 yıllık yerleşimin sakinlerinin kültürü, sanatı, sosyal yaşamı, teknolojisi, ekonomisi hakkında bilgi vermektedir. Bilgi vermenin yanı sıra müzede bulunan eserler, interaktif gösterimler sayesinde hayalin ötesine geçerek adeta zaman tüneli yolculuğunu deneyimlemenizi sağlar. Müzeden sonra doğruca Manfred Osman Korfmann Kütüphanesi’ne gelmelisiniz. Zira sizi burada yüzyıllardır Troya’yı merak eden, araştıran, fotoğraflayan, bilimsel çalışmalar yürüten kişilerin kaleme aldığı binlerce kitap bekliyor. Raflardan dilediğiniz kitabı seçip mis gibi kokusunu içinize çekerek Troya’nın arkeolojisi, tarihi ve coğrafyasının derinliklerine dalabilirsiniz.

Homeros’tan bugüne Troya’nın öyküsü

Prof. Dr. Rüstem Aslan – Troya Kazı Heyeti Başkanı

Troya Ören Yeri, Anadolu’nun batı ucunda, Çanakkale Boğazı’nın güney girişinde yer alır. Antik Dönem’de Troas olarak adlandırılan bölge, günümüzde Biga Yarımadası olarak tanımlanmaktadır. Burası, Doğu Akdeniz, Ege ve Marmara denizleri ile Asya ve Avrupa kıtalarının geçiş noktasıdır. Troya, Karamenderes (İlyada’daki adı Skamandros) ve Dümrek (Simois) ırmaklarının vadileri arasındaki bir platonun eteğinde, boğaz kıyısından 4.5 km uzaklıktadır. Homeros’un M.Ö. 730’larda yazıya geçirdiği kabul edilen İlyada Destanı’nda, Troya ve yakın çevresi oldukça ayrıntılı bir şekilde anlatılır. Destandaki pek çok ayrıntı bugünkü coğrafyaya büyük oranda uyar.

Destandan gerçeğe

19. ve 20. yüzyıl başlangıcında birçok klasik filolog, destanın içeriğinin kurgudan başka bir şey olmadığını ve destanda gerçek payı bulunmadığını belirterek eleştirel çalışmalar yapmışlardır. Ancak 17. ve 18. yüzyıldan, Aydınlanma Çağı’ndan itibaren, antik tarihe duyulan ilgi, Homeros destanlarının yeniden okunmasını, böylelikle Troya’nın yeniden gündeme gelmesini sağlamıştı. Destanda adı geçen Çanakkale Boğazı, adalar ve hatta bazı akarsular kolayca bulunabiliyordu. Bölgeyi ziyaret eden gezginler, “Priamos’un kalesi”nin nerede kurulmuş olabileceği hakkında fikir yürütüyordu. Eski Yunan ve Roma geleneğinde, buranın Troya/İlios olduğu biliniyordu ancak 11. yüzyıldan itibaren kentin tam olarak nerede olduğu unutulmuştu.

Nerede bu Troya?

Orta Çağ’da Troya’yı bulmak isteyen gezginler Ege kıyısında gördükleri Alexandria Troas ya da Siegon gibi yerleşmeleri Troya sanmışlardır. Bu konudaki ilk sorgulayıcı lokalizasyon çalışması 17. yüzyılda George Sandys (1610) ve George Wheeler (1675) tarafından gerçekleştirilir. Bu iki gezgin Troya’nın kıyıda değil, daha iç kesimlerde aranması gerektiğini savunur. Fransa’nın İstanbul’daki elçisi Comte de Choiseul-Gouffier, bölgede yaptığı çalışmalarla ilk kez Troya lokalizasyonu konusunda temel bir coğrafik veri sunar. Bu çalışmalar, tüm Kuzeydoğu Ege’nin kartografik olarak belgelenmesi çalışmaları kapsamında, elçi olduğu 1874 yılında başlatılmış ve görevden alındıktan sonra ise kısmen 1820’ye kadar sürdürülmüştür. Comte de ChoiseulGouffier’nin özel sekreteri Jean-Baptiste Lechevalier, 1785-87 yıllarında katıldığı bu çalışmada Troya Ovası’nın güney köşesini yoğun bir şekilde incelemiş ve Troya’nın yerini tespit ettiğini ileri sürmüştür. Burada, Ballıdağ olarak adlandırılan tepedeki antik yerleşme ilginç veriler sunar. Her şey Homeros’un destanlarında anlatılanlara uymaktadır: Kale, aşağı kent, kahramanların mezar tepeleri, ırmaklar ve su kaynakları. 1791’de yayınlanan bu keşif ve teori, yaklaşık bir asır araştırmacıların en önemli çıkış noktası olur.

Hisarlık Tepe

Günümüzde artık Troya olarak kabul edilen Hisarlık Tepe’den ilk kez, yine ChoiseulGouffier’nin asistanı olan Franz Kauffer bahseder. 1803’ten itibaren Kauffer, Hisarlık Tepe’yi “İlion” olarak lokalize eder. 1801’de Troas’ı gezen Edward Daniel Clarke de Klasik Dönem İlion sikkeleri görür ve araştırmalar sonucunda buluntu yerinin Hisarlık Tepe olduğunu anlar. Buraya yaptığı ziyarette İlion lokalizasyonunu kesin olarak ispatlayan yazıtlar bulur. Hisarlık Tepe’nin Klasik Dönem İlion’u; Ballıdağ’daki yerleşmenin ise Troya olarak kabul görmesi çelişkili değildir. Çünkü Antik Dönem coğrafyacısı Strabon bu iki yeri farklı yerleşmeler olarak kabul eder. Fakat zamanla Ballıdağ’ın Troya olduğu teorisi zayıflar. Çünkü buluntular çok fazla değildir; üstelik denizden de çok uzaktadır, su kaynakları ise sıcak değildir. Destandaki anlatımlara uymayan özellikler buranın Troya olmadığı görüşlerini güçlendirir.

Dönüm noktası

Troya’yı bulma araştırmalarındaki dönüm noktası, 1820 yılında daha önce bölgeyi hiç ziyaret etmemiş olan Charles Maclaren’ın Troya topografyası konusunda yayımladığı makaledir. Maclaren iki yıl sonra makalesini kitap olarak yayımlar. Hisarlık Tepe’yi 1863’te ziyaret eden Maclaren, aynı yıl kitabını genişletir. Bu konudaki tüm yayınları inceleyen ve Lechevalier’nin iki nehri hatalı lokalize ettiğini saptayan Maclaren, Homeros’un destanlarında iki nehrin Troya önlerinde birleşerek Hellespontus’a döküldüğünden bahsetmektedir. Bu tanımlara sadece Hisarlık Tepe uymaktadır. Maclaren’ın 1863’te kitabını yeniden yayınlaması, Çanakkale’de yaşayan İngiliz Frank Calvert’ın dikkatini çeker. Calvert, Hisarlık Tepe’de satın aldığı arazide 1863 ve 1865’te küçük çapta kazılar yapar. Hisarlık/Troya özdeşleştirilmesi bu kazılardan sonra tartışılmaya başlanır.

Schliemann’ın çalışmaları

Maclaren’ın tezinden haberi olmayan H. Schliemann, 1868’de Troya’yı bulmak için bölgeye gelir ve Ballıdağ’da birkaç haftalık kazı yapar. Elde ettiği veriler onu, buranın Troya olabileceği konusunda ikna etmez. Çanakkale’de Calvert ile tanışırlar. Calvert, Hisarlık Tepe’yi ve yaptığı kazıları anlatır. Schliemann zamanı olmadığı için Hisarlık Tepe’yi ziyaret edemez. Calvert’in anlattıklarına ve mektupla yazdıklarına inanan Schliemann, Hisarlık Tepe’de kazı yapmaya karar verir. 1869 yılında ise Yunanistan ve Troas gezilerini doktora çalışması olarak Rostock Üniversitesi’ne (Almanya) sunar. Tek başına Troya’yı keşfettiğini yazdığı tezi kabul edilir. Schliemann, Troas gezisinden bir yıl sonra doktoralı bir Homeros tutkunu olarak, bölgeye bu kez kazılar yapmak için gelir. Hisarlık Tepe’de kazılar başlar ancak hem izni olmadığı için hem de arazi sahibinin şikâyeti üzerine kazıları durdurulur. Uzun uğraşlar sonunda izin alır ve 1890’daki ölümüne kadar aralıklarla kazıları sürdürür. Schliemann’ın 1873’te bulduğu ve yaklaşık 1200 yıllık bir tarihleme hatasıyla “Priamos Hazinesi” olarak adlandırdığı hazine buluntusu, dünyada büyük yankı uyandırmıştır. Schliemann bu hazineleri Almanya’ya kaçırır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, savaş ganimeti olarak Rusya’ya götürülen buluntular halen Moskova’daki Puşkin Müzesi’nde sergilenmektedir. Schliemann, hırsı ve dikkatsiz kazısı nedeniyle Troya’daki kalıntıların büyük bir kısmını da tahrip etmiştir. Schliemann’ın ölümünden sonra kazılar, 1893-94 yıllarında arkadaşı Mimar Wilhelm Dörpfeld tarafından gerçekleştirilir. Dörpfeld, Troya’nın katmanlarını keşfeder. Uzun bir aradan sonra, 1932-1938 yılları arasında Amerikalı Arkeolog Carl W. Blegen, Troya’da yeniden kazılar gerçekleştirir. Blegen yaptığı yayınlarla Troya merkezli modern Ege arkeolojisinin temellerini atar.

Korfmann’ın perspektifi

50 yıllık bir aradan sonra ise, halen devam eden yeni dönem kazıları, Tübingen Üniversitesi’nden Manfred Osman Korfmann tarafından 2005’teki ölümüne kadar sürdürülmüştür. Korfmann kazıları, Troya ile ilgili yeni bir perspektif açar. Troya’nın Son Tunç Çağı’nda Anadolu karakterli bir kent olduğunu ve yine bu dönemde kentin savunulmuş bir aşağı kente sahip olduğunu ortaya koyar. İki kıta (Avrupa ve Asya) ve iki büyük denizin (Ege ve Karadeniz) kesiştiği, stratejik açıdan önemli konumu, Troya’nın 3 bin yıl boyunca sürekli yerleşim görmesini sağlamıştır. Kazılarda, aşağıdan yukarıya doğru farklı 10 ana yerleşim (kent) ve yüzlerce yapım evresi saptanmıştır. Troya Ovası alüvyonlarla dolar ve Son Tunç Çağı sonrasında kent jeopolitik önemini kaybeder. Ancak M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren Homeros destanları nedeniyle kutsal bir yer özelliği kazanır.

Üç alanın verileri

Hisarlık Tepe’nin Troya olup olmadığı, Troya Savaşı’nın gerçekten yapılıp yapılmadığı konusunda üç farklı alandaki verilerle bir sonuca ulaşmak durumdayız: Edebiyat (Homeros destanları), tarih (Hitit metinleri) ve arkeoloji (Hisarlık Tepe kazı sonuçları). Bu alanlardaki sonuçları şöyle özetleyebiliriz: Hisarlık Tepe yerleşmesi, M.Ö. 3000’lerden M.Ö. 1000’lere büyük bir güç olarak tüm Ege’de etkisini göstermiştir. Bu yerleşme Hitit metinlerinde adı geçen Wilusa/Tarwisa ile aynı yerdir. Hisarlık/Troya/Wilusa’da özellikle M.Ö. 1300’lerde tahribatlar söz konusudur. Bir savaşa işaret eden bu tahribatların sonuncusunun M.Ö. 1180’de gerçekleştiği arkeolojik olarak kanıtlanmıştır. M.Ö. 1400’lerden itibaren bu kent ile ilgili destanlar söylenegelmiştir. M.Ö. 8. yüzyılda Homeros, kendisine kadar sözlü gelenekle gelen bu destanı, özündeki gerçekliği koruyarak yeniden yazıya geçirmiştir. Destanda anlatılan olaylardaki gerçek öz ve Troya Savaşı, her geçen gün yeni verilerle biraz daha desteklenmektedir.

Efsane devam ediyor

Mert İnan x mert.inan@milliyet.com.tr

Efsanelere konu olan Troya’nın hikâyesi, Çanakkale’deki Troya Müzesi’nden yansımaya devam ediyor. 2013 yılında 500 nüfuslu Tevfikiye Köyü’nde, Troya Kenti’nin yanı başında yapımına başlanan müze, 2018 yılında ziyarete açıldı. Kübik formdaki müze binası, dışarıdan bakıldığında topraktaki bir yarıktan yükselen, dev bir buluntu izlenimi veriyor. Paslanmış metalle (corten steel) kaplı olan Troya Müzesi binası, zemin artı üç kattan oluşuyor. Dışarıdan algılanmayan yer altındaki katta, konferans salonu, satış birimleri, atölye, depo gibi mekânlar bulunurken, sergi katlarında ise ziyaretçilere, Troas Bölgesi Arkeolojisi, Troya’nın Tunç Çağı, İlyada Destanı ve Troya Savaşı, Antik Dönem’de Troas ve İlion, Doğu Roma ve Osmanlı Dönemi, Arkeoloji Tarihçesi, Troya’nın İzleri bölümlerinde eşsiz eserler sunuluyor. Müzeyi ziyaret edenler henüz giriş kısmına uzanan rampadan inerken geçmişe doğru bir yolculuğa çıkıyor. Rampanın duvarlarında bulunan nişlerde Troya’nın farklı katmanları; mezar taşları, büyük boy heykeller, sahne canlandırmaları ve fotoğraflarla anlatılıyor. Müzenin giriş alanı olan, Troas (Biga Yarımadası) ve çevresini konu alan sirkülasyon bandında ise ziyaretçilere arkeolojik ve arkeometrik tarihleme yöntemleri interaktif olarak aktarılıyor.

En erken yerleşim

Müzenin zemin kat teşhirinde M.Ö. 7. binyıla tarihlenen ve bölgenin en erken yerleşimi olarak tespit edilen Neolitik yerleşim Gökçeada Uğurlu Zeytinlik Höyük dikkat çekiyor. M.Ö. 5. binyıla tarihlenen ve Gülpınar kazılarında ele geçen Kalkolitik Dönem eserleri ile Smintheion, Parion, Assos ve Alexandria Troas kazılarına ait buluntuların yanı sıra Dardanos Tümülüsü eserleri, Altıkulaç Lahdi gibi bölgede kurtarma kazılarıyla ele geçen eserler de burada sergileniyor. Troas altınları da bu katın merkezinde, özel aydınlatmalı ayrı bir bölümde bulunuyor. Birinci katta Troya’nın Tunç Çağı Dönemi’nin günlük yaşamına ışık tutan eserlere yer veriliyor. Troya’nın Tunç Çağı deniz ticaretindeki önemini vurgulamak için tasarlanan gemi-vitrin modeli ve Geç Tunç Çağı sonunda kentin bir savaşla terk edilme hikâyesini temsil eden yansıtma da serginin çarpıcı bölümleri arasında bulunuyor.

İlyada Destanı

İkinci katta Arkaik Çağ’dan Doğu Roma İmparatorluğu’na uzanan dönemde İlyada Destanı ve Troya Savaşı’nın bölgedeki sözlü geleneğe, inanç dünyasına, siyasete, mimariye ve sanata yansımaları ele alınıyor. 1994 yılında Biga Gümüşçay Kızöldün Tepesi’nde gün ışığına çıkarılan ve Troas’ta Pers hâkimiyetini temsil eden Polyksena Lahdi, Augustus ve Hadrian gibi Roma imparatorlarının heykelleri de bu katta sergileniyor. Üçüncü katta Troya çevresindeki Osmanlı yerleşimlerini, Çanakkale Boğazı’nın Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerindeki önemini anlatan metin, gravür ve fotoğraflar bulunuyor. Bu katta ayrıca 19. yüzyıldan bu yana devam eden kazıların tarihi de ele alınıyor.

Halim Efendi’nin mezar taşı

Üçüncü kattaki en ilginç ve en yakın tarihli eser ise adeta Dardanos Oğlu Hektor gibi vatanını savunan Dardanos Bataryası’nın topçusu Zabit Namzedi Halim Efendi’nin mezar taşı. Çanakkale Savaşları sırasında şehit düşen kahraman askerin Çanakkale Şehitleri Hastane Defteri’ndeki kaydında “ceriha-i nafize-i cümcüme” yani başından mermi yarası ile şehit olduğu belirtilirken, mezar taşında, “Şehit Zabit Namzedi Hüseyin Efendi Oğlu Halim 5 Mart 1331 [18 Mart 1915]” ifadesi yer alıyor.

Tabyadaki direniş

Gerçek bir arkeoloji ve Troya aşığı olan Troya Müzesi Müdürü Rıdvan Gölcük, Halim Efendi’nin mezar taşının ilk kez müzede sergilendiğini belirtiyor. Çanakkale’de düşman filosunun 18 Mart günü gerçekleştirdiği asıl harekât sırasında Dardanos 18 KAPAK Assos kazılarında bulunan düğme Troya Müze Müdürü Rıdvan Gölcük KAPAK 19 Tabyası’nın susturulması gereken öncelikli hedeflerden biri olduğunu kaydeden Gölcük, şu bilgileri paylaşıyor: “Tabyanın bulunduğu tepe alt üst olmuş ve üzerindeki çok sayıda bomba çukuru havadan belirgin bir şekilde görülmekteydi. Tabyanın bulunduğu antik kentten pek çok kalıntı bu bombardımanla açığa çıkmıştı. Aynı gün bataryanın bulunduğu tepenin biraz altında bulunan sargı yerine düşen bir top mermisi batarya komutanı Üsteğmen Hasan, Teğmen Mevsuf, Yedek Subay Adayı Halim ve beş erin şehit olmasına sebep olmuştu.” Gölcük, Mirliva Cevat’ın 7 Nisan 1915 tarihli teklifi üzerine bataryanın adının, “bataryaları başında şehit olup kalplere gömülen Dardanos Batarya Komutanı Üsteğmen Kilitbahirli Hasan ve Takım Subayı Teğmen Trablusgarplı Mevsuf Efendilerin bu uğurda gösterdikleri fedakârlığa karşılık olmak üzere” HasanMevsuf Bataryası olarak değiştirildiğini kaydediyor. Zorlu şartlara rağmen, 18 Mart Deniz Savaşı’nın Türk kuvvetlerinin zaferiyle sonuçlandığını hatırlatan Gölcük, “Troya’nın kurucu atalarının kenti üzerine inşa edilen Dardanos Bataryası ‘Çanakkale Geçilmez’ destanında büyük rol oynamış, Dardanos Oğlu Hektor gibi Dardanos Bataryası’nın topçusu Zabit Namzedi Halim Efendi de vatan savunmasında canını hiç düşünmeden feda etmişti. Müzemizde kahraman askerimizin anısına mezar taşını sergilemeye karar verdik. Önümüzdeki günlerde hem Troya hem de yakın döneme ilişkin yeni buluntular da sergi alanındaki yerlerini alacak” diyor.

Yıldızı parladı

Müzede gecesini gündüzüne katan Rıdvan Gölcük, Troya Müzesi’ne ilham verenlerin hikâyesini adeta ruhunda hissediyor. Gölcük, Troya Müzesi’nin kendisi için bir cümleyle ne ifade ettiğini sorduğumuzda şu yanıtı veriyor: “Efsane devam ediyor.” Troya Müzesi’ni hızla büyüyen sihirli bir bebeğe benzeten Gölcük, üç yıl içerisinde adeta yıldız gibi parlayan bir müzenin ortaya çıktığını ifade ediyor: “Müzenin açılmasının üzerinden henüz bir yıl geçmemişken yıldızı parladı diyebilirim. 2019 ağustos ayında Troya Müzesi, Time Dergisi’nin ‘Dünyada Görülmesi Gereken 100 Yer’ listesinde yer aldı. 2019 aralık ayında ise Avrupa Yılın Müzesi Ödülü final seremonisi için Birleşik Krallık’a davet edildi. Bu kısa süre içerisinde British Museum ‘Troy’ sergisini duyurdu ve açtı. Sega ise ‘Troy’ oyununun bir tanıtımını yayınladı. Attraction Star Awards yarışmasında Troya Müzesi kuvvetli rakiplerinin arasından sıyrılıp ‘En Başarılı Müze’ ödülünü aldı. Son yılların popüler ifadesiyle anlatmak gerekirse; bildiğiniz gibi Endüstri 4.0 ya da 4. Sanayi Devrimi, birçok çağdaş otomasyon sistemini, veri alışverişlerini ve üretim teknolojilerini içeren kolektif bir terimdir. Bu ifade biçimini Troya’ya uyarlamak gerekirse diyebiliriz ki İlyada Destanı 1.0 ise, Troya kazıları 2.0’dır. Büyüleyici bir hikayeye sahip olan genç ve güçlü Troya Müzesi 3.0’dır.

Tüm değerleri kucaklıyor

Gölcük, “Nedir Troya Müzesi’ni böylesine önemli kılan?” diye sorduğumuzda da şunları anlatıyor: “Birkaç ilham kaynağı olduğunu söylemek hiç de zor değil. Bunlardan birisi barış! Büyük İskender, Troya’yı ziyaret ettiğinde Akhilleus’u andı. Fatih Sultan Mehmet ise ziyaretinde ‘Hektor’un öcünü aldığını’ söyledi. Her ideoloji kendi kahramanını kutsadı. Troya Müzesi ise Homeros’un tüm kahramanlarını birden kucaklıyor. Öyle ki ‘Priamos Hazineleri’ni kaçıran Heinrich Schliemann için bile sergide ayrılan bir bölüm var. Sergi dili sert ya da suçlayıcı değil. Troya’nın tüm değerlerini birden bağrına basıyor. Tartışmalardan ve ideolojilerden uzak bir barış diline sahip. İlham aldığı bir başka nokta ise ‘aidiyet’. Türkler ilk kez bu kadar İlyada’nın, Troya’nın bir parçası haline gelmiş durumdalar. Troya’ya dair kuvvetli bir kimlik bilinci var. İlyada, bu kez Anadolulu bağları ile beraber yeniden okunuyor, yeniden yorumlanıyor.”

6 bin eser sergide

Troya Müzesi’ni ve kentini, geçen yıl 800 bine yakın kişinin ziyaret ettiği bilgisini paylaşan Gölcük, müze hakkında şunları kaydediyor: “Troya’nın katmanları arasında bulunan 10 ayrı kentin tanıtıldığı müzede büyük boyutta taş lahitlerden, ufak cam iğneler ve altın küpelere kadar farklı nitelik ve ölçeklerde 6 binden fazla arkeolojik eser sergileniyor. 30 bine yakın eser ise depolarda yer alırken, ABD’den getirilen Troya altınları da müzede yer alıyor.” “Müzenin kuruluş amacı Homeros’un M.Ö. 8. yüzyıla ait İlyada ve Odysseia Destanı’na konu olan ticaret, zenginlik ve savaş kenti olarak ilgi çeken Troya şehrinin tarihi kalıntı ve koleksiyonlarına ev sahipliği yapmak ve yurt dışına kaçırılmış eserlerin iadesi işlemlerini gerçekleştirmek” diyen Gölcük, sözlerini “Her vatandaşımızın bu eşsiz müzeyi ziyaret etmesini kalpten diliyoruz” temennisiyle tamamlıyor.

Patara’nın yunusu fenere kavuştu

Antalya’nın Kaş ilçesinde yer alan Patara Antik Kenti’nde, Roma İmparatoru Nero’nun yaptırdığı ve tamamı 1481’deki tsunamide yıkıldığı belirtilen 26.5 metre yüksekliğindeki deniz feneri yeniden ayağa kaldırılıyor. Kazılarda ortaya çıkarılan 2 bin 500 taşın tek tek röntgenleri çekilip yapay zekâ teknolojileriyle orijinal yerleri belirlendi. 2 bin yıllık bir deniz fenerinin yüzde 80 oranında orijinal taşlarıyla yeniden inşası, dünyada ilk olarak gösteriliyor. Üzerinde yunus kabartması bulunan taş da yeniden fenerdeki yerini aldı. Kazı Başkanı Prof. Dr. Havva İşkan Işık’ın, 10 yıl önce toprağa gömerek koruma altına aldığı yunus kabartmalı taş, Antalya Vali Yardımcısı ve Yatırım İzleme Koordinasyon Başkanı Yalçın Sezgin ve Havva İşkan Işık tarafından yerine yerleştirildi. Yunusun deniz tanrısı Poseidon’un simgesi olduğunu ve gemi kazalarında yaşamını yitirenlerin, yunuslar tarafından “iyi insanlar adası”na götürüldüğüne inanıldığını kaydeden Işık, “Yunus motifinin, denizcilerin selameti için yapıldığını düşünüyorum. Bir geminin yanında ya da önünde yunuslar ortaya çıkınca, seferin selametle sona ereceğine inanılıyor” diye konuştu.

Arkeolojik miras fotoğrafla buluşuyor

“İzmir’in Arkeolojik Mirası” konulu ulusal fotoğraf yarışmasına başvurular başladı. İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Tarihi ve Tanıtımı Dairesi Başkanlığı’nın düzenlediği yarışmada fotoğraf sanatı aracılığı ile İzmir’deki kültürel miras zenginliklerinin belgelenmesini sağlamak ve amatör-profesyonel fotoğrafçılar ile gençleri kültürel miras alanları ile buluşturmak amaçlanıyor. Başvurular tfsfonayliyarismalar.org üzerinden alınıyor. Yarışmaya son katılım tarihi 4 Kasım 2022. Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu’nun iş birliğinde düzenlenen yarışmaya 18 yaş üstü profesyonel ve amatör fotoğrafçılar ile 18 yaş altı gençler katılabiliyor. Yarışmanın 18 yaş üstü ve 18 yaş altı için iki ayrı kategorisi bulunuyor. 18 yaş üstü kategoride birincilik ödülü 10 bin, ikincilik ödülü 7 bin 500, üçüncülük ödülü 5 bin, üç mansiyon ödülü ise 2 bin 500’er TL olacak. Ayrıca sergilenmeye değer bulunan 20 fotoğraf 500 TL ile ödüllendirilecek. 18 yaş altı kategoride ise birincilik ödülü 4 bin, ikincilik ödülü 3 bin, üçüncülük ödülü 2 bin, 3 mansiyon ödülü biner TL olarak belirlenirken, sergilenmeye değer bulunan 20 fotoğraf için de yarışmacılara 250’şer TL para ödülü verilecek.